İnkişâf

İnkişâf-ı manevî

Ben İrtica ile Büyüdüm

Yazan: zulfikar Mayıs 6, 2008

Çocukluğumdan itibaren benim ilk ve en çok duyduğum kelimelerden biri, irticadır. Daha çocuk yaşımda, babama mânâsını sorduğum ilk kelime de irtica olmuştu. O zamanlar irticacı lafı yoktu, mürteci derlerdi. Bu, çok ağır bir ithamdı. Gerçi bu adı kimse benimsemezdi ama hep söylenirdi. Hatta sayılarının çoğaldığı, güçlerinin arttığı, böyle giderse pek yakında yakıp yıkacakları, ezip geçecekleri bile söylenirdi. Evet ben çocukken vardı bu bekleyiş. Delikanlı oldum, hep duydum aynı teraneleri. Orta yaşı aştım hâla duymaktayım. Seksen sekiz yaşındaki babam da benim dediklerimi diyor. O da ömür boyu duyagelmiş irticayı ama bir türlü ne olduğunu anlayamamış. Benim çocuklarım da irtica tehlikesiyle büyüdüler. İrtica geldi, gelecek derken ben elhamdülillah torun sahibi oldum. Sanırım pek yakında, torunlarım da bana, “Dedeciğim bu irtica ne demek?” diye soracaklar. Eski Mili Eğitim Bakanlarından rahmetli Tahsin Banguoğlu, benim dedemin emsaliydi, o da bir sohbetimizde, şöyle demişti: “Çocukluğumdan beri hep irtica ile korkutulduk ama hala bu yaşımda ne olduğunu tamamiyle anlayabilmiş değilim. Hep geleceği söylendi ama neredeyse bir asırdır geldiği gittiği yok!” Benim ilk gençlik yıllarımda, Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil rahmetli, “İrtica Yaygarası” başlıklı bir yazı yayınlamıştı. O zaman, irticanın yaygarası yapılan bir nesne olduğunu anlar gibi olmuştuk. Ama kimin işine yarıyordu, kimler bu yaygarayı koparıyordu, o zaman tam anlayamamıştık. Daha sonra gericilikten söz edildi. İlericiler vardı, aydınlık kafalılar yani. Ama halkın çoğunluğu cahildi ve gericiydi. İlme, tekniğe, ilerlemeye, gelişmeye karşı olan bu cahil kitle, hep Ortaçağ karınlığına dönmeyi isterdi. Hatta bu geriye dönüşü, sopayla, silahla yapmak isteyenler bile vardı. Zaman içinde anlaşıldı ki halkın çoğunluğu cahil bırakılmıştı ama öğrenmeye ve eğitilmeye çok istekliydi. Ancak eğitim kurumları; inançtan uzak, ibadet ve ahlak hassasiyetine yabancı olduğu için, çocuklarını okutmak istemediler. Üstelik halk çoğunluğunun vurdu kırdıyla da işi yoktu. Benim Dedem Vakkas Ali Efendi, yeni yazı çıkınca, imamlıktan alınıp okula muallim yapılmıştı. Başından sarığı alınıp fötr şapka verilmiş, ayrıca halkevine çağrıldığı zaman da toplantılara eşiyle danslı gelmesi istenmişti. Bu ve benzeri teklifler dedemin hayaline sığışmayan şeylerdi. Tabii ki; fötr şapkadan, şaraptan, danstan kaçmaya çalışınca da, hemen damgayı yemişti: “Mürteci!”

Vehbi Vakkasoğlu

Yazı kategorisi: İrtica | Etiketler: | 1 Yorum »

Hazret-i Üstâd’ın Mustafâ Kemâl Hakkında Efkârı

Yazan: zulfikar Mayıs 5, 2008

Kaynak: sorularlarisaleinur.com

Sual: Bedüzzaman Hz.nin atatürk hakkında görüşleri nedir ve Risalelerde atatürk hakkında görüşleri nelerdir?

Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;

Bediüzzaman ve Mustafa Kemal, aynı dönemi idrak etmiş, bir çok siyasi ve içtimai hadiselere birlikte tanık olmuş ve hatta bu hadiselerin şekillenmesinde birer aktör olarak bilfiil yer almış iki önemli tarihi şahsiyettirler.

Bu iki şahsiyet arasında ki, doğrudan ilişki daha çok milli mücadele savaşı sonrasına rastlamaktadır.

Yunanlılar, vatan topraklarından atılmış ve yeni siyasi oluşumun ilk adımları olarak TBMM açılmıştır. Mustafa Kemal, istanbulda bulunan ve halk nezdinde büyük bir nüfuza sahip olan Bediüzzamanı Ankara’ya davet eder.

Bu teklifler üzerine Bedüzzaman Ankra’ya gelir. Ankara tren garında bir çok milletvekili tarafından karşılanır.

Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında, ciddi bir diyalog gerçekleşir. İlk dönem milletvekillerinden olan Hüseyin Aksu, Son Şahitler Bediüzzaman’ı Anlatıyor isimli eserin 4. cildinde yaşadığı bir hatırayı şöyle aktarır:

Mecliste Mustafa Kemal ile Bediüzzaman uzun uzun görüşüp konuştular. Mustafa Kemal, kendisinden yardım istedi. “Siz İstanbul’u ahval-i dünyayı biliyorsunuz, birlikte şu memleketi kurtaralım. Bizim gayemizin ne olduğu sizce malûmdur Hocam!” demişti. Konuşmada diğer mebus (milletvekili) arkadaşlar da bulunmuşlardı.

Mustafa Kemal muvaffak olmak için kendisinden dua istedi. Bediüzzaman ise, “Memlekete hizmet edenlerin duasını Allahü Teâlâ kabul eder. Vatan için çalışanların say ü mesaisini Allah boşa çıkarmaz. Biz de duamızı yaparız” demişti…

Bir gün yine Mecliste oturmuş bir sohbet toplantısı yapıyorduk. Orada Mustafa Kemal Paşa ve Bediüzzaman da vardı. Mustafa Kemal: “Hocam bizim gayemizi biliyor musun? Nedir acaba?”

Bediüzzaman cevaben:
“Biliyorum. Bu vatanı kurtarıp, düşmanı bu topraktan atmaktır. Bir binayı yaparken adalet üzerine kurmalıdır. Siz böyle bir adalet ve temel üzerine kurduktan sonra, Allah sizi muvaffak eder” dedi.

Bediüzzaman, bu arada mecliste bir konuşma yapar. milli mücadeleki başarılarından dolayı, başta mustafa kemal olmak üzere emeği geçen bütün milletvekillerini kutlar. Ancak bazı uyarıları ve tavsiyleleri de olur.

O konuşmanın bir kısmını buraya alıyoruz;

*Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.

*Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır-ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.

*Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki:

“Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?”
Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler

*Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır.

* Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.


*Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.

Bediüzzamanın yaptğığı bu konuşmadan Mustafa Kemal, ziyadesiyle rahatsız olur. Zira Bediüzzaman, konuşmasında, milli mücadeleki başarıları milletin iman ve inancına bağlamaktadır. O yüzden ne olursa olsun, milletin din ile bağlarının kuvvetlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Hususen namaz ibadetine vurgu yapmaktadır.

Birgün divan-ı riyasette, elli-altmış mebus içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal Paşa, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fıkirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz” der.
Bu söz üzerine, Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, “Paşa, Paşa! İslamiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduddur” der. Fakat Paşa tarziye verir, ilişemez.

Bediüzzaman, Mustafa Kemal için, askeri ve siyasi bir deha tabirini kullanır. Ancak, islam dinine olan lakaydlığından dolayı da kendisini şiddetle tenkit eder. İşte bu fikir ayrılıkları sebebiyle Bediüzzaman, istediği zemini bulamaz ve milletvekillerinin ısrarlarına rağmen Ankaradan ayrılır.

Bediüzzamanın bu mesajları ve nüfuzu, yetkilileri rahatsız eder ve endişelendirir. Bediüzzamanı kayıt altına almak için tedbirler alınır. Bu tedbirler gereği Bediüzzaman için sonu gelmeyen bir sürgün hayatı başlar. Bu hayatın içinde tek bir renk vardır; Izdırap, çile, hapis, zindan, mahkeme ve nihayet mezarında dahi rahat bırakılmamak…

Selam ve dua ile…

Editör
www.sorularlarisaleinur.com

Yazı kategorisi: Yakın Tarih | » yorum bırak;

Mus’ab Ibn-i Ümeyr (r.a)

Yazan: zulfikar Haziran 22, 2007

Mus’ab Ibn-i Ümeyr (r.a)

Ashab-ı kirâm’ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed’tir. Mekke’nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke’nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: ‘Mekke’de Mus’ab b. Umeyr’den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim’ (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus’ab, Mekke’de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)’in insanları İslâm’a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber’e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus’ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus’ab’ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke’nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.

Habeşistan’a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus’ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus’ab’ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.

Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir grup İslâm’ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm’ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah’tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus’ab b. Umeyr’i görevlendirdi. Hz. Mus’ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur’an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm’ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm’a davet edecekti.

Böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabi Mus’ab b. Umeyr oluyordu. Medine’de ilk cuma namazını da Mus’ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 118).

Bir yıl sonra Mekke’ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus’ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)’e İslâm’ın Medine’deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: ‘İslâm’ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı.’ Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke’ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus’ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm’a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus’ab’ı yolundan döndürememişti.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in yanında iki ay kadar kalan Mus’ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine’ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa’d a.g.e., III, 120).

Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. ‘Rasûlullah’ın bayraktarı’ olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus’ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: ‘Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir’ (Alu İmrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus’ab’ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa’d, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus’ab b. Umeyr’in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa’d ve Ebû’r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.

Hz. Mus’ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus’ab’ı elinde sancakla gördü ve ‘İleriye git ey Mus’ab!’ diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek ‘Ben Mus’ab değilim’ deyince Hz. Peygamber onun Mus’ab kılığında savaşan Allah’ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa’d, a.g.e., II, 121).

Uhud savaşında Ashab-ı kiram’ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus’ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)’in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus’ab’ın mübarek na’şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: ‘Mü’minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler’ (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa’d, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus’ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus’ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: ‘Seni Mekke’de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor.’ Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

Allah yolunda canını feda eden bu aziz şehid sahabi için Ashab-ı Kiram’dan Habbab (r.a) şunları anlatıyor: ‘Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine’ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah’tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus’ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti’ (Buharî, Cenâiz 27; İbn Sa’d, a.g.e., III, 121).

Mehmet Emin AY

http://www.risale-inur.org/yenisite/moduller/bilgi/index.php?id=44

Yazı kategorisi: Hayât'üs Sahâbe | 4 Yorum »

Seher Vaktinin Fazileti

Yazan: zulfikar Haziran 13, 2007

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-den rivâyete göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ her gece, gecenin son üçde biri kaldığı sırada dünyâ semâsına nüzul eder ve şöyle buyurur: ” Bana duâ eden var mı, duâsına icabet edeyim? İstediğini vereyim. Bana istiğfar eden var mı, onu mağfiret edeyim? (1)

Bu hadîs-i şerîf, gecenin son üçde birinin vakti icabet olduğuna büyük müjdelerle beraber delâlet etmektedir.

“Gece yarısında semânın kapıları açılır ve bir münâdî şöyle seslenir: “Hiç duâ eden var mı, icâbet olunsun, bir şey isteyen var mı verilsin, bir sıkıntıda olan var mı kurtarılsın. Her hangi bir duâ ile duâ eden hiç bir müslüman yoktur ki Allah Teâlâ ona icabet etmiş olmasın. Ancak şehveti için koşan zinâkâr kadınla ayyaş ve işret ehli müstesna. ” (2)

“Gecede bir saat vardır. Müslüman bir kulun dünyâ ve âhiret işinden istediği her hangi bir hayır varsa ve duâsı o saate gelirse muhakkak Allah ona dileğini verir. Bu her geçe vardır. ” (3)

“Saatlerin efdali gecenin son kısmıdır.” (4)

Üç kişi vardır ki onlar İblis’den ve askerlerinin şerrinden masûndurlar:

1- Gece ve gündüz Allah’ı çok zikredenler,

2- Seher vakitlerinde istiğfar edenler,

3- Allah’ın haşyetinden ağlayanlar.” (5)

(1) Buhârî, Teheccûd, 14;
(2) İbn Hanbel, Müsned, 4/217, 3/34, 43, 94.
(3) Tirmizî, Vitr, 16; Nescî, Mevâkit, 35.
(4) Ibn Hanbel, Müsned, 4/385.
(5) el-Camiû’s-Sağir.

Yazı kategorisi: Hadis-i Şerif | 2 Yorum »

İBN-İ TEYMİYYE (Üstad Necip Fazıl Kısakürek’den…..)

Yazan: zulfikar Mayıs 27, 2007

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’den…..

İBN-İ TEYMİYYE

Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’ân hükmü” dışında hiç bir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’ân’ı kuru akla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiyye’ye sıra geliyor.

Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabîliğe, ondan 1 asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efganî) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâmı yıkılmak üzüre bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısiyle dayanak olmuştur.

Bir âlim, evet… Fakat… Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. îbn-i Teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriati dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslama bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yâni İbn-i Teymiyye, şeriati doğrulayıcı akla, onun gördüğünden-ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hakimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar. Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiyye mektebinin bazı ihtilâtları, hattâ son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor; ve işte bu haliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.

Tasavvufu inkâr etmek, Resuller Resulünün ruhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında topyekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerlemeleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayalî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmaza inanıyor da onun tecellilerindeki sırrîlik ve gizliliğe inanmıyor!

Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:

“- Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl… Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey… Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”

Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidaî aklın tükettikleri…

“- İbn-i Teymiyeye, dini içinden zedeleyen kâfir…”

Bu sözü, ben söylemiyorum; “Altun Silsile”nin 33′üncü halkası, 14′üncü Hicrî ve 20′nci Milâdî Asrın « irşad kutbu » söylüyor.

Kocakarıların hayâl aynasındaki mevhum çizgilerle, Allah’ın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiyyede mevcut olmayan selim akıl ve mümîn kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur. Nur yoksunu, o…

Kaynak: Türkiye’nin Manzarası

***
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: İslâm Önderleri | 94 Yorum »

GERÇEK GÜN YÜZÜNE ÇIKINCA

Yazan: zulfikar Mayıs 26, 2007

Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna ‘ayağınıza takılan şeyleri toplayın’ diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-’Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımıza takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım’ diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise:
-’Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordunun komutanına itaat etmek gerekir.’ diyerek az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise:
-’Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir’ diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca, hiç almayan birinci grup:
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık’ diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise:
-’Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık’ diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
‘Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık’ diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir olan:
- ‘Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık.’
Mü’min, fakat az sevabı olan:
-’Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.’
Mü’min, çok sevabı olan ise;
-’Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim, oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım…’ diyeceklerdir.
Rabbim bu misallerden ders alıp, Ahirette pişman olmayacağımız ameller işlemeyi nasip eylesin….

Yazı kategorisi: Hikaye ve Kıssalar | 2 Yorum »

Seyyid Kutb kimdir?

Yazan: zulfikar Mayıs 20, 2007

21.10.1977 tarihli Tercüman Gazetesinden

S. Kutup hakkında Necip Fazıl’ın son görüşü şöyledir:

Bir de Seyyid Kutup var… Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangotan maymunu Nasır’a «Bir mümin bir münafıktan af dilemez!» cevabını veren ve kahramanca ölmeyi bilen bu zatı «Sahte Kahramanlar» konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki, Seyyid Kutup bir İbn-i Teymiyye meddahıdır ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman’a adaletsizlik isnat eden ve dil uzatan bir bedbahttır.

idam edilmeden bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyleyse tam kahraman ve şehit… Değilse, mücadelesi kafire karşı bir sapığın davranışından ileri geç­meyen bir zavallı.

Yazı kategorisi: İslâm Önderleri | 12 Yorum »

Besmele Tefsîri

Yazan: zulfikar Mayıs 14, 2007

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla

1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur’ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur’ân’dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur’ân’dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.

Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur’ân’da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha’nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve “en’amte aleyhim” bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur’ân’ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha’nın sonunda “âmîn” bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur’ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf’ın iki kapağı arasında Kur’ân’dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)’dan: “Besmeleyi terk eden Allah’ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.” Ebu Hüreyre (r.a.)’den: “Resulullah efendimiz ‘Fâtihatü’l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı

“Bismillahirrahmanirrahim”dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)’den: “Resulullah (s.a.v.) Fâtiha’yı okudu ve “Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn”i bir âyet saydı. O halde Fâtiha’dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.

Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur’ân’ın her yerinde dahi Kur’ân’dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur’ân’dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur’ân’dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi’ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur’ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.

Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur’ân’dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat’î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur’ân’dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur’ân’dandır. Şâfiî’nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sûrelerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik “ahad haber”lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur’ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha’nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle okunan namazlarda da onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefîler görüşbirliği içindedirler. İşte böyle seçkin bir âyettir.

elmalılı m. hamdi yazırın tefsirinden alıntı.

Yazı kategorisi: Tefsir | 2 Yorum »

En’âm – 68 / Kurtûbî Tefsiri

Yazan: zulfikar Mayıs 14, 2007

68. Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bîr söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir! Eğer şeytan sana unutturursa, artık hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma!

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir” buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [110]

1. Allah’ın Âyetlerine Dil Uzatanlardan Yüzçevirmek:

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize” yalanlamak, reddetmek ve alay etmek suretiyle “dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir” buyruğunda hitap, mücerred olarak Peygamber (sav)’a yöneliktir. Şöyle de denilmiştir: Mü’minler de bu hitaba onunla birlikte dahildirler, Bu, sahih bir görüştür. Çünkü, bu yüzçevirmenin gerekçesi, Allah’ın âyetlerine dalınmakta olduğunu işitmektir. Bu da hem mü’minleri hem onu kapsamına alır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen yalnızca Peygamber aleyhissalatu vesselamdır.
Çünkü, onun müşriklerin yanından kalkıp gitmesi, müşriklere oldukça ağır gelirdi. Mü’minlerin kalkıp gitmesi ise onlar tarafından böyle değerlendirilmiyordu. Bununla Hz. Peygamber âyetlere dalıp alay ettikleri takdirde yanlarından kalkıp gitmek suretiyle onlardan uzaklaşmakla emrolundu. Böylelikle edeplerini takınarak Allah’ın âyetlerine dalıp onlarla alay etmeyi terk etsinler.

Dalmak (havd), aslında suda olur. Daha sonra bu kelime bilinmeyen şeylerin derinliklerine
-insanın üstünü örtüp kapatan yüksek sulara benzetilerek- dalması hakkında kullanılır oldu.
Böylelikle hissedilir ve maddi olan bir anlam, akıl ile kavranılan manevi bir anlam hakkında
istiare yoluyla kullanılmış oldu. Bu kelimenin karıştırmaktan alınmış olduğu da söylenmiştir.
Buna göre, daldığın her bir şeyi karıştırdın, anlamı vardır. Nitekim su, bala karıştsrıldığı
vakit de: “Suyu bala kattı, karıştırdı,” denilir.

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerime ile Peygamberine -Salat ve Selam ona-edep öğretmektedir. Çünkü o, müşrik bir topluluğun yanına oturur, onlara öğüt verir ve onları davet ettiği halde onlar Kur’an-ı Kerîm ile alay ediyorlardı. Yüce Allah onların bu tavırlarını reddeden bir şekilde onlardan yüz çevirmesini emretti. İşte bu da şuna delildir: Bir kimse başkasının münker işlediğini bilse ve yapacağı nasihatini kabul etmeyeceğini de bilecek olsa, onun bu davranışını reddeden bir eda ile yüzçevirmesi ve ona yönelmemesi gerekir.

Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den yüce Allah’ın: “Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar Allah’ın Kitabı ile alay eden kimselerdir. Şanı yüce Allah, unutması hali dışında onlarla beraber oturmasını kendisine yasakladı. Eğer unutur da oturacak olursa, hatırlamasıyla birlikte kalkıp gitmeli. Verkâ da İbn Ebi Necih’ten, o, Mücahid’den şöyle dediğini nakletmektedir: Burada sözü geçenler, Kur’an-ı Kerîm hakkında hak olmayan şeyler söyleyenlerdir. [111]
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Tefsir | » yorum bırak;

MEAL Mİ? TEFSİR Mİ?

Yazan: zulfikar Mayıs 14, 2007

Rıdvan ÇELİKÖZ

(I.) Giriş

“Anlamın” yanlış anlaşıldığı veya anlaşıl(a)madığı her bağlamda, anlatana tekrar “anlamadım/anlayamadım”, “doğru mu anladım?/yanlış mı anladım?” şeklinde sorularak anlam doğrulanır. Eğer “anlayanın” “anlatan” özneye bu şekilde sorular sorma imkanı yok ise “anlayan” anladığının doğru olup olmadığını nasıl bilecektir? Eğer anlamak istediği bir metinse (Ku’an’ı Kerim densin) elbetteki “metinin bağlamından” anlama ulaşmaya çalışacaktır. Oysa anlamaya çalıştığı metin farklı “anlamlara” geliyorsa oda bunun farkındaysa nasıl bir yol tutacaktır?

(II). Tefsir ve Meal:

Fe-Se-Re kelimesinden türeyen “teFSiR, teFaSiR” kelimesinin “örtülü bir şeyi açmak, asıl manayı açığa çıkarmak, izah etmek, makul mananın izharı, açıklaması” anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelime Kur’an’ı Kerim’de “aHSeNe teFSiRa” şeklinde geçmektedir. (25:33) Ülkemizde tercüme veya çeviri yerine meal kelimesi çokça kullanılmaktadır. Meal sözlükte, te’vil kelimesinin aslı olan el-EVLu masdarından alınmadır. Mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer, gaye anlamındadır. Kur’an’ı Kerim’de (18:80) de geçen te’vilin aslının “meal” oluğu ve bu manada kullanıldığı da söylenmiştir. “Bir sözün manasının her yönüyle aynen değil de, bir noksanıyla ifade edilmesi” de denmiştir. Kelime, anlam, kavram, mefhum, ortaya çıkan şey, sonuç netice gibi anlamlarda kullanılmıştır. Tefsirlerde meal kısmı olmamasına rağmen genellikle Türkçe’ye çevirilen tefsirlerde veya Türkçe tefsirlerde bir de meal kısmı bulunmaktadır.

Kur’an’ı Kerim tefsirlerinde farklı anlam ve yorumlardan bahsedilmektedir. Bununla birlikte tefsirlerde gerekli olduğu kadar gereksiz bir çok şeyde mevcuttur.. Türkçe meallerde ise bu “anlam zenginliği”ne ulaşmak mümkün değildir. Mütercim mealini hazırlarken tefsirlerde bulunan görüşlerden birini tercih etmekte yada orijinal metinden anladığını aktarmaktadır. Yani mealler genelde, mütercimin tercih ettiği “anlam ve yorum”a uygun olmaktadır. Bu yazımızda bir tefsirden(Kurtubi) özet alıntılarla, onun sunduğu “anlam zenginliğini” ve meallerden misallerle de bu “anlamların ve yorumların” meallerde nasıl yaşatıldığının izlerini takip edeceğiz.
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Tefsir | » yorum bırak;