İnkişâf

İnkişâf-ı manevî

22 Dec 2006 için Arşiv

Efendimiz (sas) her hâliyle insanlığa rehberdi

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Peygamber Efendimiz’in davranışlarının ahlakî olarak dayandığı esaslar araştırıldığında bunların en başında; O’nun engin alçakgönüllülüğü, yumuşak huyla muamelede bulunması, cömertliği, sabrı, merhamet ve şefkati gelir.

İnsanlığa yeni bir hayat modeli getiren Peygamberimiz, hayatın her alanında olduğu gibi, sosyal hayatı da yenileyen ve şekillendiren prensipler getirmiştir. Hz. Peygamber teklif edeceği her konuyu önce kendisi bizzat tatbik ettiği gibi, -aynı zamanda Allah’ın razı olduğu hayat tarzı olan- kendi hayat tarzına ulaşılması konusunda da toplumu eğitmeyi ihmal etmemiştir. Peygamberimiz’in ortaya koyduğu esaslar, insan ilişkilerinin daha bir önem kazandığı günümüzde, başta insanları idare etme konumunda olan kimseler olmak üzere, bütün insanlar için örnek olacak prensiplerdir. Bunlardan bazılarını -kaynaklarını vermeden, fakat zikredilen hemen her hadisin kütüb-i tis’a diye meşhur olan dokuz hadis kitabında olduğunu belirterek- ele alalım:
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Siyer-i Nebî | » yorum bırak;

Bazı kimseler namaz kılmamanın şirk ve küfür olduğunu iddia ediyorlar. Bunların sözleri ne derece geçerlidir?

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Namaz kılmayan bir kimseyi küfür ve şirkle itham etmek yerine ona, namazın manasını ve mahiyetini tatlı bir sohbet havası içinde açıklamak gerekir. İnsanın namaz kıldığı takdirde kendisini yoktan var eden Yaratıcısının huzuruna çıktığı, Onunla doğrudan muhatap olduğu, Cenab-ı Hakkın rızasına ancak namaz kılmakla erişileceği kendisine anlatılmalıdır. Peygamber Efendimiz, Sahabe-i Kiram ve diğer büyük zatlar da insanları hep yumuşaklıkla, güzel muamele ile, ibadete teşvik etmişler, onları ürkütüp korkutmadan uzak durmuşlardır.
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Fıkıh Köşemiz | » yorum bırak;

Müslüman Bir âlim Allah’ı Tanımayan Bir Adamdan Üstündür

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Birgün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında Bediüzzaman kumandana selam vermez ve yerinden kalkmaz; kumandan kızar. “Belki tanımamıştır” diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan, tercüman vasıtasıyla der:

“Beni herhalde tanımadılar?”

Bediüzzaman:
“Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.”

Kumandan:
“Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus çarına hakaret ediyorlar.”

Bediüzzaman:
“Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman alimiyim. Îmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem” der. Bunun üzerine Bediüzzaman dîvan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.

Fakat Bediüzzaman, “Bunların idam kararı, benim ebedî aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir” deyip, kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet îdamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; vazife-i dîniyesini îfadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek Bediüzzaman’dan özür dileyip, “O hareketinizin mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz” diyerek, verilen îdam hükmünü geri aldırır.

Yazı kategorisi: İslâm Önderleri | » yorum bırak;

Efendimiz (sas), misafirleri otursun diye hırkasını sererdi

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Hz. Enes (ra), Peygamberimiz’in eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:

1. Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi.

2. Resulullah ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah elini çekmezdi.

3. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi.

4. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı.

5. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.

6. Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu.

7. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu.
Ali BUDAK
Zaman-Ailem
Sayı: 169

Yazı kategorisi: Siyer-i Nebî | » yorum bırak;

Bediüzzaman ve Geylânî hazretleri esaretten nasıl kurtuldu?

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Dr. Habibullah Han ile Almanya’da tanıştık. Çocuklarının hepsini de yetiştirip yüksek tahsilini yaptırmış. Zeki bir insan… Dr. Habibullah Han, Pakistanlı mühim âlimlerden Abdülmabud Geylânî hakkındaki bilgilerini şöyle aktardı:

“Sene 1972 veya 1973… O sıralar Medine’deyim. Dediler ki, ‘Meşhur bir Şeyh gelecek…’ Ben de Medine’de Gulâm-ı Resûl isimli Pakistanlı birisini tanıyorum. Bu insan devamlı Medine kedilerine yiyecek verir. Onun için halk kendisine Ebu Hureyre ismini takmış… Gerçekten de kediler onu görünce sıraya geçiyorlar. Ben ondan sorup öğrenmek istiyorum. Medine’de Mescid-i Nebevî’de o zaman sabahtan öğleye kadar Peygamberimiz (sas)’in kabrini erkekler ziyaret ediyor. Öğleden ikindiye kadar da kadınlara müsaade ediliyordu.

Ben öğleden sonra Efendimiz (sas)’in kabri ile mescidi arasında (cennet bahçelerinden bir bahçe, buyurulduğu için) bir yer kaptım, orada oturuyorum. Tam bu sırada yaşlı bir kadın erkeklerin arasından ta oraya kadar geldi ve Urduca; ‘Ey erkekler! Utanmıyor musunuz, tavukların kuluçkaya yattığı gibi burada oturuyorsunuz? Bu saatte burada sizin ne işiniz var? Hakkımızı niye alıyorsunuz?’ diye bağırarak konuşmaya başladı. Gerçekten haklı, herkes kaptığı yerden bir türlü kalkmıyor ve bütün gün orada oturuyor.

Ben de kendi kendime, ‘Kadının hakkı bana geçmesin.’ dedim. ‘Ya Rabbi ben evlad-ı Resûl’e hizmet etmek istiyorum. Bana yol göster.’ diye dua edip oradan kalktım. Doğruca kedilerin babası Gulam-ı Resûl’ün yanına gittim. ‘Pakistan’dan mühim bir Şeyh geliyormuş, tanıyor musun?’ dedim. ‘Tanıyorum, bekle.’ dedi. Gulâm-ı Resul’ün olduğu yerde bir kapı var. Oraları hep 40 sene Türkler ve Pakistanlılar temizledi. O zaman Mescid-i Nebi’nin 28 kapısı vardı. Şimdi 30 oldu. Benim yanıma birisini verdi ve beni Cennetül- Bakıyy Mezarlığı’nın yanındaki bir eve gönderdi. (Şimdi o ev artık yok.) Ben dua ederek o eve girdim. Baktım, içeride, yaşlı bir zat oturuyor. Nezle olmuş. Doktor olduğum için ona bir ilaç verdim. O bana, ‘Sen yarın gel.’ dedi. Öbür gün cuma idi. Ben önce, yine Gulâm-ı Resûl’e gittim. O fakirleri bilirdi. Ona fakirlere vermesi için para ve elbiseler verdim. Üzerimde sadece örtüm vardı. Geç kalmıştım. Namazımı kılıp o zatın yanına gittim. Bana ‘Nezle olmuştum, sen bana ilaç verdin, ben de Allah’ın izin ve şifası ile iyi oldum. Ben de sana dua ettim.’ dedi. Bu zât, Abdülmabud Geylânî idi… Babası seyyid. Kendisi Iraklı. Üç kardeşlermiş. Bir kardeşi konsolos, öbür kardeşi Bağdat Üniversitesi’nde İslâmî ilimlerde profesör. Almanya’ya yanımda geldi. Hanımım çok rahatsızdı. Sürekli başı ağrıyor. Tansiyonu zaman zaman 28’e çıkıyor… Sanki kafası patlayıp ölecek… Dört hafta yattı. Çeşitli hap ve ilaçlar verdik iyi olmadı. Abdülmabud Geylânî bir dua yazdı. Sabah baktık iyi olmuş. (O gün bugündür bir daha öyle bir baş ağrısı duymadı.) Hangi âyeti yazmıştı bilmiyorum. Yalnız bizim hanıma icazet vermiş. Bu tip hastalara da hanım bu âyeti yazıp veriyor, Allah’ın izniyle iyi oluyor.’

Bediüzzaman’la birlikte firar etmişler

‘Şeyh Abdülmabud Geylânî bana Bediüzzaman’la Rusya’da bulunduklarını, beraber firar edip Varşova yakınlarına geldiklerini söylemişti. Hatta demişti ki: ‘Polonya sınırındaydık. Bediüzzaman, Alman askerlerine, Rusların gelmekte olduğunu söyledi. Onlar ‘Ruslar yüz kilometre uzakta.’ dediler. O ısrarla ‘Çok yaklaştılar. Hemen hemen buraya gelmek üzereler.’ dedi. İnanmadılar. Bu sefer, su getirdi, abdest ibriğini eline aldı, bir şeyler okuyarak bizim etrafımızda ibriğindeki suyu döke döke bir halka çevirdi. Bize, ‘Bu halkanın dışına çıkmayın.’ dedi. Biz oraya oturduk. Rus askerleri geldi. Bizi görmüyorlardı. Ayaklarına dolanıyorduk, onlar kaldırıma çarpmış gibi kenarımızdan geçip gidiyorlardı. Ama Almanları hep esir ettiler. Biz oradan Varşova’ya geldik. Oradan da İstanbul’a… Daha sonra Ankara’ya gittik. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne yardımcı olmaya çalıştık. Ben Şeyh Abdülmabud Geylânî’den bunları duyuyordum; ama Bediüzzaman’ı bilmiyordum. Yirmi sene sonra onun kim olduğunu anlayabildim. Şeyh Abdülmabud Geylânî 1986’da vefat etti…”
Zaman-Ailem
Abdullah Aymaz
Sayı: 176

Yazı kategorisi: İslâm Önderleri | » yorum bırak;

Hazreti Hamza’yı şehit eden Vahşî’nin Müslüman oluşu

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Vahşî, Hazreti Hamza’yı şehit ettikten sonra Mekke’ye döndü. Mekke fethedilince de Taif’e kaçtı. Taifliler de, İslâm’a girmek için Resûlullah’ın yanına gidiyorlardı. Artık Vahşî’nin kaçacak yeri kalmamıştı.

Kâinatın Efendisi, Vahşî’yi İslâm’a davet için haber gönderdi. Vahşî ise Resûlullah’a şu cevabı iletti: “Ya Muhammed beni nasıl İslâm’a çağırırsın?! Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürenler, zina edenler günahlarının cezasını çekerler. Kıyamette, o büyük duruşma gününde cezaları katmerli olur, azap ve zillet içinde ebedî kalır. Hâlbuki ben bunların hepsini yaptım. Daha benim bir kurtuluşum olur mu?” Bunun üzerine Allah (cc) şu âyeti inzal buyurdu: “Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir.” (Furkan, 25/70) Bunun üzerine Vahşî: “Ya Muhammed, ‘Dönüş yapıp iman etme, güzel ve makbul işler işleme’ çok çetin bir şarttır. Bana kalırsa ben bu işin altından kalkamam.”

Hemen ardından şu âyet nazil oldu: “Şurası muhakkak ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisa, 4/48)

Yine Vahşî; “Yâ Muhammed, bu konuda görüşün nedir? Affetmek, Allah’ın hikmet ve iradesine bağlıdır. Bilmiyorum; beni bağışlar mı bağışlamaz mı?” diye sordu. Akabinde hemen şu âyet nazil oldu: “Ey Şanlı Nebî, sen şunu tebliğ et: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah, dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahimdir, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Zümer, 39/53}

Vahşî, tam istediği cevabı almıştı. Derhal Müslüman oldu. Bazı insanlar dediler ki: “Yâ Resûlallah! Biz de Vahşî’nin yaptığı gibi yapmıştık. Aynı şartlar bizim için de geçerli mi?” Fahr-i Kâinat, “Bu şartlar bütün Müslümanlar için geçerlidir.” buyurdular. (Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 11/197)

Zaman-Ailem
Sayı: 211

Yazı kategorisi: Asr-ı Saadetten Tablolar | » yorum bırak;

Almam !

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Almam !

Kendisi gibi gönül ve aşk ehli, Hammâd’a geldiler. Evde yoktu. Beklediler, çok geçmeden geldi. Elinde, pazardan aldığı yiyecekler… Hep beraber sofraya oturdular. Birden içeriye meçhul bir insan giriverdi ve Hammâd’a otuz altın uzattı. Hammâd’ın beti benzi attı. Misafirler, onun derinden derine sarsıldığını gördüler.

Hammâd: – Almam! dedi.

Meçhul adam: – Alacaksın! diye diretti.

Israr üzerine Hammâd, parayı kabul etmiyeceğine dair yüksek sesle yemin etti. O anda, evin içinden bir kadın sesi duyuldu:

- Bakın siz şunun yaptığı işe! Bugün size yemek yedirebilmek için benim başörtümü pazara götürüp sattı da, öyle yiyecek aldı! Şimdi de parayı kabul etmiyor!

Kimse kadına cevap vermedi. Hammâd da ağzını açmadı. Sessiz ve sıkıntılı, yemeklerini yediler. Bir zaman sonra Cüneyd ona sordu: Niçin otuz altını kabul etmedin? Söyleyebilir misin?

Zevcemin başörtüsünü pazara götürüp, satmak için tellâla verdim. Tellâl örtüyü dolaştırıp satarken bir ses duydum: “Bu işi bizim için yapıyorsun! Karşılığı sana tez ulaşır!” Eve dönüp de bir adamın bana bu altınları getirdiğini görünce, anladım ki, karşılığı geliyor. Onun için kabul etmedim.

Tefsirci ise bu duruma şöyle der:

- Aman dikkat et, dikkat et ki, amelenin, işinin karşılığını ister gibi durmayasın! (Necip Fazıl’dan)

ALLAH’IM; BİZİ SADECE BİLGİYE DÜŞÜRME Kİ, BİLGİ AVUNMAKTIR; BİZİ AKLA BAĞLAMA Kİ, AKIL DERTTİR; BİZİ KENDİ KENDİMİZE BIRAKMA Kİ, BU HAL UÇURUMDUR; GÖSTERDİĞİMİZ KULLUKTAN ÖVÜLMEYE RAZI ETME Kİ, BU İŞ GERİYE DÖNMEKTİR.

Zaman – Ailem
Sayı: 209
Bölüm: Kısa Kısa
08.12.2006

Yazı kategorisi: Hayât'üs Sahâbe | » yorum bırak;

Ammar ibni Yâsir (ra)

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Ammar ibni Yâsir (ra)

Ammar ibni Yâsir radiyallahu anh imanda azmin ve sebâtin sembolü bir yigit!.. inanci ugruna gösterdigi fedakârliklar, islâm’in yüceliginin bir vesikasi olan kahraman!… Fedakârligin imanin özü oldugunu gösteren ilk sehid çocugu…

Babasi Yâsir, Yemen’li Kahtânî kabilesinin Ans kolundandir. Kaybolan kardesini aramak için Mekke’ye geldi. Benî Mahzum kabilesinden Ebû Huzeyfe ibni Mugire’nin himayesine girdi. Sümeyye adindaki câriyesi ile evlendi. Bu evlilikten Ammar dünyaya geldi.
Ebu’l-Yekzan künyesiyle anilan Ammar ibni Yâsir, Erkam’in evinde Suheyb ile birlikte otuzuncu müslüman olarak islâm’la sereflendi. Kisa bir müddet sonra babasi Yâsir ve annesi Sümeyye hatun da müslüman oldular.
islâm’in ilk günleri zorlu günlerdi. ilk müslümanlar da zor zamani yasayan insanlardi. Zira müsrikler islâm’a girenleri tehdit eder, himâyesiz kimseleri de iskence altinda inletirlerdi. Yâsir ailesi bu iniltileri bu acilari gönüllerine gömen ve müsriklerin en agir iskencelerine karsi kahramanca direnen yigitlerdir. Kalbi kararmis, gözü dönmüs, zâlimler Yâsir ailesine akla-hayale gelmeyecek cehennemî iskenceler yaptilar. Günesin en kizgin saatlerinde üçünü birden çölün kavurucu kumlarina gömdüler. Üzerlerine, derileri kavlatan kor parçasi kayalari koydular. Fakat kalblerinden imanlarini alamadilar.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz her gün Yâsir ailesinin yanina giderdi. Onlara manevî kuvvet, rûhî direnç verirdi. Bir ziyaretinde Ammar (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize: “Yâ Rasûlallah iskence son haddine vardi.” dedi: iki Cihan Günesi Efendimiz de ona: “Sabret ey Ebü’l-Yekzan!… Sabrediniz ey Yâsir ailesi!.. Size vadedilen yer Cennettir.” buyurdu. Onlara yüce hedefler göstererek acilarina, dertlerine ortak oldu.
Yine birgün Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz, Ammar (r.a)’in yanina ugradi. Atesle daglayarak ona azap ettiklerini gördü. Mübarek eliyle basini sivazladi ve: “Ya Rab!.. Bu atesi ibrâhim’e berd ü selâm buyurdugun gibi Ammar’a da serin ve zararsiz eyle.” diye dua etti.
Ne dehset verici, ne yürek daglayan bir hadise!.. Hangi yürek dayanabilir buna?.. Amma ilâhî irâde böyle… Kader çerçevesi böyle çizilmis… Bir mücâdele vermek gerekiyor… Allah Teâlâ kulunda bu gayreti görmek istiyor… Buyuruyor ki: “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çikarmadan cennete gireceginizi mi sandiniz?” (Al-i imran: 142)
“insanlar, imtihandan geçirilmeden sadece iman ettik demeleriyle birakilacaklarini mi sandilar?” (Ankebût; 2)
Yâsir ailesi gün geçmezdi ki iskenceye tâbi tutulmasin. Müsrikler, Sümeyye hatunu iki devenin arkasina baglayarak yerlerde sürüklediler. Ebu Cehil ve avânesi, kamçi vurarak iskence ettiler. O gün anne ve babasi ikisi birden sehadet serbetini içti. Tenleri kizgin çölde kaldi. Ruhlari ise Cennete uçtu.
Islâm’in ilk sehidleri olarak tarihe geçen Yâsir ailesi kiyamete kadar gelecek mü’minlere bu davranislariyla tükenmeyen bir seref, bir asâlet biraktilar.
Ammar (r.a) kendine yapilan zulüm ve cefaya direnmege devam etti. Birgün yine ona aklini kaybedesiye, solugu kesilinceye, derileri soyuluncaya kadar çok agir iskence yaptilar. Putlarini hayir ile yâd etmedikçe birakmayacaklarini söylediler. O da ölümden kurtulmak için onlarin istedikleri sekilde Lât ve Uzza lehinde zarûreten konusmak zorunda kaldi. Müsriklerin elinden kurtulur kurtulmaz dogruca Rasûlullah (s.a) efendimizin huzuruna vardi. Basindan geçenleri aglayarak anlatti. Efendimiz ona: “Bu sözleri söylerken kalbini nasil buldun?” diye sordu. O da: “Kalbimde Allah’a imanda en ufak bir degisiklik olmadi.” dedi. Bu cevap üzerine Efendimiz (s.a): “Ammar’i basindan ayagina kadar iman kapladi. iman kemiklerine isledi.” buyurdu.
Gözyaslarini mübarek elleriyle sildi. Kalbde iman yerlestikten sonra diliyle zarûrete binaen söylemenin imana zarari olmadigini hatta yine iskenceye ugrarsa ayni sözleri söyleyebilecegini ona su âyet-i kerime ile müjde verdi. Meâlen: “Kalbi imanla dolu oldugu halde inkâra zorlanan müstesna, inandiktan sonra Allah’i inkâr edip gönlünü kafirlige açanlara Allah’in gazabi vardir. Büyük azâb da onlar içindir.” (Nahl suresi: 106)
O, ilk önce Habesistan’a daha sonra Medine’ye hicret etti. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz onu Huzeyfe ibni Yeman (r.a) ile kardes ilan etti. Mescid-i Nebevi’nin insâsinda büyük gayretler gösterdi. ikiser ikiser kerpiç tasidi. Efendimiz onu yüzü gözü toz içerisinde görünce: “Vah Ammar!.. Vah Ammar!.. Seni âsî bir topluluk öldürecek, sen onlari cennete, onlar ise seni cehenneme davet edecekler.” buyurdu.
Ammar (r.a) Bedir’den itibaren bütün gazvelerde bulundu. Büyük kahramanliklar gösterdi. Yemame savasinda kulagi kopmus sallanirken o yigitçe savasmaga devam etti. Dagilmak üzere olan orduyu: “Ey müslümanlar!.. Cennetten mi kaçiyorsunuz? Ben Ammar ibni Yâsir’im. Bu tarafa gelin.” diye haykirarak toparladi. Hz. Ömer (r.a) zamaninda Kûfe’ye vali olarak gönderildi. Hz. Ali (r.a) devrinde Cemel ve Siffin’de 93 yaslarinda çarpisirken sehid düstü. Hz. Ali (r.a.)’in kildirdigi cenaze namazindan sonra oraya defnedildi.
O, uzun boylu, kara yagiz, ela gözlü ve genis omuzluydu. Son derece sâde ve nezih yasadi. Hiçbir namazini kazaya birakmadi. 62 hadis-i serif rivâyet etti.
Buhari’de geçen bir rivayeti söyledir: “Üç seyi nefsinde toplayan kimse imanin tamamini elde etmis olur.
1- Kendi aleyhine de olsa insafi elden birakmamak,
2- Herkese selâm vermek.
3-Fakir iken bile sadaka vermek.”
Cenab-i Hak Ammar ibni Yâsir (r.a)’in azim ve sebatini bizlere de lutfedip sefaatine nail eylesin.

Yazı kategorisi: Hayât'üs Sahâbe | » yorum bırak;

Kur’an ve destanlar döneminden bir destan

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

Kur’an ve destanlar döneminden bir destan

Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor:
Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir
kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden
selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn: 58) âyetiyle aldı. “Buralarda
ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol
bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu
kaybetmiş. Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan
alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1)
âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde
haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani
üç gündür)” (Meryem: 10) dedi. Yiyecek verme teklifinde bulundum.
“Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini
okudu. “İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir
hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi
hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi. “Yolculukta
oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha
hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.

Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile
çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü
bulunmamış olsun” (Qâf: 18) dedi. “Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu
konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb
de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden)
sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi. “Hata ettim, hakkını
helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın”
(Yusuf: 92) dedi. Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde
bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215)
âyetiyle mukabele etti. Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min
erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.
Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az
yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu
hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı. “Sabret,
deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha
isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi
yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti. Deveye
bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz
başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf:
13-14) âyetlerini okudu.

“Haydi!” diye deveyi hızlandırdım.
“Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme.
Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19)
mukabelesinde bulundu. Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan
kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi. “Şiir okumak haram
değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri
düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.

Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler!
Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101)
âyetini okudu. Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var
mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.
Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost
edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!”
(Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu. “Ey İbrahim, ey Musa,
ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye
çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre
yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek
getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi. Yiyecek gelince bana,
“Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip
için!” (Hâqqa: 24) dedi. Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana
söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından
Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40
yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”

İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak
anlatırdı.

Yazı kategorisi: Hikaye ve Kıssalar | » yorum bırak;

Küfür ve dalalet erbabı, niçin dünyada hidayet ehline galip gelmektedir?

Yazan: zulfikar Aralık 22, 2006

DÖRDÜNCÜ MESELE
Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidayete galip oluyor?
Elcevap: Çünkü, küfrün divaneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fâni şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiyatıyla alındığı için, en âlâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam divane olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin divaneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, bir altın alıyorlardı.
Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. ?âhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itaat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
İşte küfür bir divâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâki metâ yerine fâni metâı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen birşeye bir sene inat eder.
Evet küfrün divaneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi, ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.

Barla Lahikası, 153

Yazı kategorisi: Nurlardan Damlalar | » yorum bırak;