İnkişâf

İnkişâf-ı manevî

“Mehmed Zahid Kotku” Hazretleri

Yazan: zulfikar Nisan 24, 2007

Zâhid Kotku Hz.

13 Kasım 1980 günü Hakk’a yolcu ettiğimiz HOCA EFENDİ Hazretlerini rahmetle anıyoruz

Mehmed Zahid Kotku (ks)

Rahmetullàhi Aleyh’in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin
naklettiğine göre babası ona: “Oğlum Mehemmed!” diye hitap edermiş.
Soyadının “mütevâzi” mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.
Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (rûmî 1313, milâdî 1897) yılında Bursa şehrinde,
kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı’ndaki baba evinde vâki olmuştur.

Ailesi
Baba ve annesi Kafkasya’dan 1297′de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri
Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ
eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan
bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey
Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i
Peygamber SAS sülâlesinden bir Seyyid’dir. 1929′larda 76 yaşlarında iken Bursa
ovasındaki İzvat Köyü’nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir
kimsedir.

Annesi Sabîre Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş,
Pınarbaşı Kabristanı’na gömülmüştür.

Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şâkir (1308 – 1335) subaylık
yapmış, Kudüs’te Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28
yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir
küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur.
Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. [1981] Bunlardan Pakize
Hanım’ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi
şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)’dir.

Tahsili, Askerliği
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi’nde okudu,
Maksem’deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne girdi. Bu
esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14
Nisan 1332′de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi,
hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle
İstanbul’a döndü.
10 Temmuz 1335′de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak
vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz
bu vazifede olduğu görülüyor.

Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri
İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki
vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi çok sevdiği
anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camii’nde
edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki
Gümüşhâneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisâb eyledi.
Günden güne ahvâlini terakki ettirdi.

Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd
olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş,
müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra
ondan Râmuzü’l-Ehadis, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-hayrât icâzetnâmelerini de
almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam
etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti
üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929′da vefat
eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde 15-16 sene kadar imamlık
ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde
hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46′dan 1952′ye kadar hizmet
eyledi.

1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı
Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a nakl olarak Fatih’te bulvara
nazır Ümmügülsüm Mescidi’nde vazife gördü.

1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi’ne nakloldu ve vefatına
kadar bu vazifede kaldı.

Vefatı
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A), ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta
gezmesine rağmen; şiddetli ağrılarından muzdaribdi. 1979 yazında uzun zaman
kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubat’ında dönmek
zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980′de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.

Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı’nda hiç aksatmadan
oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale
Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a
gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar
başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980′de çok ağır hasta olarak
İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980′de (5 Muharrem 1401),
Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsin’ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi
bir halde iken ahirete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde
muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak,
mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı
hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş,
Süleymaniye’nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak
Esnaf Hastahanesi’nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde
Anadolu’nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa’dan gelenler de vardı.
Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden
cenazesine yetişememişlerdi.
Vefatı İslâm Alemi’nde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan’da,
Kâbe’de, Kuveyt’te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp,
dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.

Ahlâk ve Şemâili
Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı,
uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı
bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta
içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi
ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selâm verir, güleryüz
gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle
bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık,
sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.

Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu
kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk
duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi.
Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini
yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.

Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan
doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.

Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti àlemgir olduğu halde,
talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı
arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle
gizlerdi.

Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar,
üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden
edeple oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran
kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca
durup konuştuğu olurdu.

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla
çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda
bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına
karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık eli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından
korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet
edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her
zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik
eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir,
istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve
rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber
gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat
edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar,
hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü
nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyzyab u nasibdâr buyursun…

Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn SAS ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn.

Kaynak biliniyor : www.iskenderpasa.com

Yorum Yapın

XHTML: Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>