İnkişâf

İnkişâf-ı manevî

Mayıs, 2007 için Arşiv

İBN-İ TEYMİYYE (Üstad Necip Fazıl Kısakürek’den…..)

Yazan: zulfikar Mayıs 27, 2007

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’den…..

İBN-İ TEYMİYYE

Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’ân hükmü” dışında hiç bir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’ân’ı kuru akla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiyye’ye sıra geliyor.

Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabîliğe, ondan 1 asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efganî) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâmı yıkılmak üzüre bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısiyle dayanak olmuştur.

Bir âlim, evet… Fakat… Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. îbn-i Teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriati dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslama bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yâni İbn-i Teymiyye, şeriati doğrulayıcı akla, onun gördüğünden-ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hakimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar. Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiyye mektebinin bazı ihtilâtları, hattâ son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor; ve işte bu haliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.

Tasavvufu inkâr etmek, Resuller Resulünün ruhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında topyekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerlemeleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayalî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmaza inanıyor da onun tecellilerindeki sırrîlik ve gizliliğe inanmıyor!

Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:

“- Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl… Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey… Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”

Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidaî aklın tükettikleri…

“- İbn-i Teymiyeye, dini içinden zedeleyen kâfir…”

Bu sözü, ben söylemiyorum; “Altun Silsile”nin 33′üncü halkası, 14′üncü Hicrî ve 20′nci Milâdî Asrın « irşad kutbu » söylüyor.

Kocakarıların hayâl aynasındaki mevhum çizgilerle, Allah’ın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiyyede mevcut olmayan selim akıl ve mümîn kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur. Nur yoksunu, o…

Kaynak: Türkiye’nin Manzarası

***
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: İslâm Önderleri | 81 Yorum »

GERÇEK GÜN YÜZÜNE ÇIKINCA

Yazan: zulfikar Mayıs 26, 2007

Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna ‘ayağınıza takılan şeyleri toplayın’ diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-’Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımıza takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım’ diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise:
-’Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordunun komutanına itaat etmek gerekir.’ diyerek az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise:
-’Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir’ diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca, hiç almayan birinci grup:
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık’ diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise:
-’Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık’ diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
‘Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık’ diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir olan:
- ‘Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık.’
Mü’min, fakat az sevabı olan:
-’Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.’
Mü’min, çok sevabı olan ise;
-’Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim, oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım…’ diyeceklerdir.
Rabbim bu misallerden ders alıp, Ahirette pişman olmayacağımız ameller işlemeyi nasip eylesin….

Yazı kategorisi: Hikaye ve Kıssalar | 2 Yorum »

Seyyid Kutb kimdir?

Yazan: zulfikar Mayıs 20, 2007

21.10.1977 tarihli Tercüman Gazetesinden

S. Kutup hakkında Necip Fazıl’ın son görüşü şöyledir:

Bir de Seyyid Kutup var… Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangotan maymunu Nasır’a «Bir mümin bir münafıktan af dilemez!» cevabını veren ve kahramanca ölmeyi bilen bu zatı «Sahte Kahramanlar» konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki, Seyyid Kutup bir İbn-i Teymiyye meddahıdır ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman’a adaletsizlik isnat eden ve dil uzatan bir bedbahttır.

idam edilmeden bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyleyse tam kahraman ve şehit… Değilse, mücadelesi kafire karşı bir sapığın davranışından ileri geç­meyen bir zavallı.

Yazı kategorisi: İslâm Önderleri | 8 Yorum »

Besmele Tefsîri

Yazan: zulfikar Mayıs 14, 2007

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla

1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur’ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur’ân’dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur’ân’dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.

Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur’ân’da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha’nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve “en’amte aleyhim” bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur’ân’ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha’nın sonunda “âmîn” bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur’ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf’ın iki kapağı arasında Kur’ân’dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)’dan: “Besmeleyi terk eden Allah’ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.” Ebu Hüreyre (r.a.)’den: “Resulullah efendimiz ‘Fâtihatü’l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı

“Bismillahirrahmanirrahim”dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)’den: “Resulullah (s.a.v.) Fâtiha’yı okudu ve “Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn”i bir âyet saydı. O halde Fâtiha’dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.

Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur’ân’ın her yerinde dahi Kur’ân’dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur’ân’dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur’ân’dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi’ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur’ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.

Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur’ân’dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat’î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur’ân’dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur’ân’dandır. Şâfiî’nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sûrelerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik “ahad haber”lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur’ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha’nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle okunan namazlarda da onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefîler görüşbirliği içindedirler. İşte böyle seçkin bir âyettir.

elmalılı m. hamdi yazırın tefsirinden alıntı.

Yazı kategorisi: Tefsir | 2 Yorum »

En’âm – 68 / Kurtûbî Tefsiri

Yazan: zulfikar Mayıs 14, 2007

68. Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bîr söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir! Eğer şeytan sana unutturursa, artık hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma!

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir” buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [110]

1. Allah’ın Âyetlerine Dil Uzatanlardan Yüzçevirmek:

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize” yalanlamak, reddetmek ve alay etmek suretiyle “dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir” buyruğunda hitap, mücerred olarak Peygamber (sav)’a yöneliktir. Şöyle de denilmiştir: Mü’minler de bu hitaba onunla birlikte dahildirler, Bu, sahih bir görüştür. Çünkü, bu yüzçevirmenin gerekçesi, Allah’ın âyetlerine dalınmakta olduğunu işitmektir. Bu da hem mü’minleri hem onu kapsamına alır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen yalnızca Peygamber aleyhissalatu vesselamdır.
Çünkü, onun müşriklerin yanından kalkıp gitmesi, müşriklere oldukça ağır gelirdi. Mü’minlerin kalkıp gitmesi ise onlar tarafından böyle değerlendirilmiyordu. Bununla Hz. Peygamber âyetlere dalıp alay ettikleri takdirde yanlarından kalkıp gitmek suretiyle onlardan uzaklaşmakla emrolundu. Böylelikle edeplerini takınarak Allah’ın âyetlerine dalıp onlarla alay etmeyi terk etsinler.

Dalmak (havd), aslında suda olur. Daha sonra bu kelime bilinmeyen şeylerin derinliklerine
-insanın üstünü örtüp kapatan yüksek sulara benzetilerek- dalması hakkında kullanılır oldu.
Böylelikle hissedilir ve maddi olan bir anlam, akıl ile kavranılan manevi bir anlam hakkında
istiare yoluyla kullanılmış oldu. Bu kelimenin karıştırmaktan alınmış olduğu da söylenmiştir.
Buna göre, daldığın her bir şeyi karıştırdın, anlamı vardır. Nitekim su, bala karıştsrıldığı
vakit de: “Suyu bala kattı, karıştırdı,” denilir.

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerime ile Peygamberine -Salat ve Selam ona-edep öğretmektedir. Çünkü o, müşrik bir topluluğun yanına oturur, onlara öğüt verir ve onları davet ettiği halde onlar Kur’an-ı Kerîm ile alay ediyorlardı. Yüce Allah onların bu tavırlarını reddeden bir şekilde onlardan yüz çevirmesini emretti. İşte bu da şuna delildir: Bir kimse başkasının münker işlediğini bilse ve yapacağı nasihatini kabul etmeyeceğini de bilecek olsa, onun bu davranışını reddeden bir eda ile yüzçevirmesi ve ona yönelmemesi gerekir.

Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den yüce Allah’ın: “Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar Allah’ın Kitabı ile alay eden kimselerdir. Şanı yüce Allah, unutması hali dışında onlarla beraber oturmasını kendisine yasakladı. Eğer unutur da oturacak olursa, hatırlamasıyla birlikte kalkıp gitmeli. Verkâ da İbn Ebi Necih’ten, o, Mücahid’den şöyle dediğini nakletmektedir: Burada sözü geçenler, Kur’an-ı Kerîm hakkında hak olmayan şeyler söyleyenlerdir. [111]
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Tefsir | » yorum bırak;

MEAL Mİ? TEFSİR Mİ?

Yazan: zulfikar Mayıs 14, 2007

Rıdvan ÇELİKÖZ

(I.) Giriş

“Anlamın” yanlış anlaşıldığı veya anlaşıl(a)madığı her bağlamda, anlatana tekrar “anlamadım/anlayamadım”, “doğru mu anladım?/yanlış mı anladım?” şeklinde sorularak anlam doğrulanır. Eğer “anlayanın” “anlatan” özneye bu şekilde sorular sorma imkanı yok ise “anlayan” anladığının doğru olup olmadığını nasıl bilecektir? Eğer anlamak istediği bir metinse (Ku’an’ı Kerim densin) elbetteki “metinin bağlamından” anlama ulaşmaya çalışacaktır. Oysa anlamaya çalıştığı metin farklı “anlamlara” geliyorsa oda bunun farkındaysa nasıl bir yol tutacaktır?

(II). Tefsir ve Meal:

Fe-Se-Re kelimesinden türeyen “teFSiR, teFaSiR” kelimesinin “örtülü bir şeyi açmak, asıl manayı açığa çıkarmak, izah etmek, makul mananın izharı, açıklaması” anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelime Kur’an’ı Kerim’de “aHSeNe teFSiRa” şeklinde geçmektedir. (25:33) Ülkemizde tercüme veya çeviri yerine meal kelimesi çokça kullanılmaktadır. Meal sözlükte, te’vil kelimesinin aslı olan el-EVLu masdarından alınmadır. Mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer, gaye anlamındadır. Kur’an’ı Kerim’de (18:80) de geçen te’vilin aslının “meal” oluğu ve bu manada kullanıldığı da söylenmiştir. “Bir sözün manasının her yönüyle aynen değil de, bir noksanıyla ifade edilmesi” de denmiştir. Kelime, anlam, kavram, mefhum, ortaya çıkan şey, sonuç netice gibi anlamlarda kullanılmıştır. Tefsirlerde meal kısmı olmamasına rağmen genellikle Türkçe’ye çevirilen tefsirlerde veya Türkçe tefsirlerde bir de meal kısmı bulunmaktadır.

Kur’an’ı Kerim tefsirlerinde farklı anlam ve yorumlardan bahsedilmektedir. Bununla birlikte tefsirlerde gerekli olduğu kadar gereksiz bir çok şeyde mevcuttur.. Türkçe meallerde ise bu “anlam zenginliği”ne ulaşmak mümkün değildir. Mütercim mealini hazırlarken tefsirlerde bulunan görüşlerden birini tercih etmekte yada orijinal metinden anladığını aktarmaktadır. Yani mealler genelde, mütercimin tercih ettiği “anlam ve yorum”a uygun olmaktadır. Bu yazımızda bir tefsirden(Kurtubi) özet alıntılarla, onun sunduğu “anlam zenginliğini” ve meallerden misallerle de bu “anlamların ve yorumların” meallerde nasıl yaşatıldığının izlerini takip edeceğiz.
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Tefsir | » yorum bırak;

Şeytan’ın Kalbe Giriş Yolları

Yazan: zulfikar Mayıs 9, 2007

1) Şerri – hayır gibi göstermek,
2) Kötülüğü – iyilik gibi göstermek,
3) Haramı – helâl gibi göstermek,
4) Mekruh’u – mübah gibi göstermek,
5) Şehvet ve Gazaplı anlarında insanları aldatmak,
6) Hased ve hırs: Kul bir şeye haris oldumu artık hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.
7) Helâl bile olsa – doyasıya fazla yemektir. Zira insan fazla yeyince şehveti artan. Şehvet ise şeytan’ın silahıdır.
8_ Dünya süsüne tama’ etmek, arzu duymak. Öyle ki âdeta tama’ ettiği şey onun ma’budu olur,
9) Âdem oğluna işlerinde acelecilik ettiği zamanlarda ona vesvese vermek.
Resûl-i Ekrem “Acele şeytandan teenni ise Allah’tandır.” buyurdu. Sehl b. Sa’d (Tirmizi)
10) Cimrilik ve yoksulluk korkusu vermek,
11) Mezhep taassubu ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve hakaretle bakmaktır.
Bir imâmın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlâkı ile ahlâklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır.
12) Allah (c.c.) ın zat ve sıfatları hakkında akıllarının almadığı meselelerde düşünceye sevk edip, şüpheye düşürmek. Dinini zayıflatmak,
13) Şeytanın kalbe giriş kapılarından biride sû’i zan (kötü zan) dır.

Yazı kategorisi: medrese | » yorum bırak;

Gençlik Problemleri Ve Dinimizin Ortaya Koyduğu çözüm yöntemleri

Yazan: zulfikar Mayıs 9, 2007

Bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre toplumda en çok görülen, günümüz gençliğinin temel problemleri ve dinimiz İslâm’ın ortaya koyduğu çözüm yollarından bazıları şunlardır:

1- Alkol ve Uyuşturucu Kullanmak

İslâm Dininin gözettiği hedefler; dini, aklı, nefsi, nesli ve malı korumaktır. Dinimizin çok değer verdiği ve korumaya çalıştığı akla zarar veren alışkanlıkların başında alkol ve uyuşturucu gelmektedir. Alkollü içkiler hem ferdî hem de içtimaî bir problemdir. Bunları kullanan fertlerin yanında ve çevresinde bulunanlar olumsuz etkilenir.

Kur’ân-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşalar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durursanız kurtuluşa erersiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” (Maide/5, 90-91) buyururken, Peygamberimiz de (s.a.s.), alkolle ilgili olarak, sarhoşluk veren her maddenin, ayrıca çoğu sarhoşluk veren maddenin azının da haram ve içkinin her kötülüğün anahtarı olduğunu beyan buyurmuştur. (İbn Mace, “Edeb”, 2:1119)

Alkol ve uyuşturucu madde bağımlısı olan kişiler aklını sağlıklı kullanamaz, karar verme ve muhakeme yeteneğini kaybeder. İnsanın psikolojini bozar, onu kavgacı yapar ve kendine, canına ve malana zarar verir hale getirir. Bilhassa alkolikler, aileleri için muzır hale gelirler. İçki, ailelerin parçalanmasına da yol açar. İnsanı geçimsiz, kavgacı, saldırgan, suça, kaza yapmaya ve cinayet işlemeye uygun hale getirir. Dolayısıyla gençler, alkol ve uyuşturucudan katiyen uzak durmalı, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmelidir. Her hususta olduğu gibi bu hususta da helâl dairesi geniştir, harama girmeye gerek yoktur.

2- Zina ve Fuhuş

Günümüz gençliğin problemlerinden biri de ahlâkî erozyondur. Nesli ve aile yapısını bozan en önemli faktörlerden biri fuhuştur. Fuhuş, ahlâkı çökertmekte, psikolojik bozukluklara sebep olmakta ve çeşitli hastalıkları oluşturmaktadır. Gençliği dejenere etmek isteyenlerin, en fazla başvurdukları ve bu maksatla tesir edebildikleri veya ellerinde tuttukları kitle iletişim araçlarını kullandıkları vasıta da fuhuştur.

(Özellikle Batı Trakya Türk gençliğini bozmak maksadıyla tamamen Müslüman Türk olan köylere yakın yerlerde açılan fuhuşhaneler hepimizi derinden düşündürmelidir. Unutmayalım ki; bir toplumu çökertmek için o toplumun gençlerinin ahlâkını bozmaktan geçer. Çünkü gençler toplumun can damarıdır. Gençlerimiz geleceğimizin teminatıdır.) Bu nedenle hepimiz üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmemiz geleceğimiz için elzemdir.

İslâm fıkhının maksatlarından biri de nesli korumak ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.), bir taraftan güzel ahlâkı ile insanlara örnek olurken, diğer taraftan, ortaya çıkan ve çıkabilecek problemleri önlemek içim gayret sarf etmiştir. Bunun için gençlere sahip çıkmış ve belirli bir yaşta gençleri evlendirmiştir. Gençlere nefislerini korumak için ya evlenmelerini yoksa oruç tutmalarını tavsiye buyurmuştur. Dolayısıyla gençleri zina ve fuhuş bataklığından korumanın yolu evlenmelerini sağlamak, bu mümkün oluncaya kadar da onları oruca teşvik etmek, ayrıca zina ve fuhşa götürücü yerlerden, yayınlardan uzak tutmaktır.

3- Haksız Kazanç ve Hırsızlık

İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, dinimizin önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlâk ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâm’ın değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kabul ettiği mal güvenliğini ve meşru yollardan gelir elde etmenin esas olduğu düsturunun da ihlâlidir.

Kur’ân-ı Kerim’de; “Aranızda birbirinizin mallarını hırsızlık, kumar ve gasp gibi haksız yollarla yemeyin…” (Bakara, 2/188) buyurulur. Kul hakkını Allah bile affetmez. Başkasının hakkını yemek ve çalışmadan helâl olmayan yollardan kazanç sağlamak dinimizce haram kılınmıştır. Alın teri ile helâl yollardan rızk kazanmak ve bunu da Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmak en güzel bir davranıştır. Geçlerimiz bu yönde de eğitilmeli, kendilerine kolay kazanma yolları gösterilmemeli ve her türlü kumardan alıkonmalıdır. Çalışmanın önemi anlatılmalı ve çalışmaya, alın teriyle kazanmaya, zorluklara alışmaya, hattâ zorluklara talip olmaya özendirilmelidirler.

4- Kimlik ve İman

Gençliğimizin belli ölçülerde bir kimlik bunalımı yaşadığı söylenebilir. Baskı idareleri, gençliği nefsanî istekleri doğrultusunda yaşayan bir kitle olarak görüp gösterme, bu istekleri her ne şekilde olursa olsun tatmini özgürlük olarak takdim etme, onları yüksek ideallerden uzaklaştırma, bu bunalımın en önde gelen sebepleri arasındadır. (Ayrıca, bizzat Batı Trakya’da bir kültür ve medeniyet bunalımı içinde olması, kendi değerleriyle çatışması ve kendisine, bizzat yapısına, tarihine ve karakterine uygun bir kimlik seçmekte özgür bırakılmaması, bu bunalımı derinleştirmektedir. )

Genç, ayrıca hususi yaklaşım ister: ne baskı ne başı boş bırakma, ne sürekli eleştirme ne sürekli övme olmadan, daima dengeyi gözeten bir yaklaşım. Yapılan bilimsel araştırmalar, ferdin ahlâkî ve sevgi, şefkat gibi değerlerle mücehhez, mutlu, başkaları ile ilişki kurabilme kabiliyetine ve belirli bir özerklik duygusuna sahip bir benlik inşa etmesinin, öncelikle dinî ve millî değerlerle mümkün olabildiğini göstermektedir. Bu araştırmalarda her türlü dinî ibadet ve yaşantının, millî örf ve âdetlerin insanın ferdî ve içtimaî hayatı üzerinde anlamlı etkisinin olduğu görülmektedir. İnanç ve ibadetlerle kişinin kendisini iyi, stresten uzak ve sağlıklı hissetmesi arasında pozitif ilişkiler tesir edilmiştir.

(Gençlerin sağlam bir imana sahip olmaları gerekir. İman, insanı insan eder, dünyada sultan eder. Dünya ve âhiret saadeti yalnız İslâmiyet’te ve imandadır.)

Gençler! Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzları yaparak süsleyiniz ve günahlardan çekinerek korununuz. Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Ölümden önce hayatın, yaşlılıktan önce gençliğin, çok işten önce boş zamanın değerini biliniz” (Fethulbarî, 14/9).

Gençlik muhakkak gidecek. Eğer o, Allah’ın buyurduğu istikamette geçirilirse, karşılığında hem bu dünyada huzur ve mutluluk hem de âhirette cennet vardır.

Ahmet HRALOĞLU

Yazı kategorisi: medrese | 1 Yorum »

Sigara İçmenin Dört Mezhebe Göre Hükmü

Yazan: zulfikar Mayıs 4, 2007

1 Hanefilerde: İbni Abidin Tenkihil–Hamidiyye adlı kitabinda:“Bir şey zarar veriyorsa ve fayda sağlamıyorsa o şey haramdır ” diye geçmektedir.

Durrul Muhtar isimli kitapta 5. cildinde, içecekler bahsinde:“Kişi tütün içtiğinde sarhoş olmaz ama sarhoşluk yapmasada baş dönmesi yapar ve sersemletir, bu da haramdır .”
İmam Ahmed Ümmü Seleme den (Allah ondan razı olsun) rivayetle: “ResuluLlah Sallallahu ‘aleyhi ve Sellem sarhoş eden ve baş döndüren (baş dönmesiyapan) her meddeyi nehy etmeştir(yasaklamıştır).”

2 Şafiilerde: Bugyetül-Musterşidin adlı kitapta: “İçmesi,satması ve ikramı haramdır” şeklinde geçmektedir.

Şeyh Kalyubi sigaranın zararları hakkında haramdır demiştir. Şeyh Kalyubi dini ilimlerde alim ve aynı zamanda doktor idi. İbn Kasım haşiyesinde Bacuri ye cevab olarak “Zarar veren herşey haramdır ” demektedir.

3 Hambelilerde: Şeyh ‘AbduLlah ibn Al daha öncede zikrettiğimiz, ResuluLlah Sallallahu aleyhi ve Sellem ve ilim ehli gibi haramlığına hükmetmiştir. Öyleki bulundugumuz vakitte sigara kullanımı son derece yaygınlaşmıstır. Şeyh Ahmed Senhuri Hanbeli ulemasındandır ve görüşü haramlığı yönündedir.

4 Malikilerde: Şeyh Halid ibn Ahmed: “Tütün içen kişinin imam olması caiz değildir, sarhoş eden ve baş dönmesi yapan maddelerin satışını yapmak haramdır ” görüşündedir.
bu konu hakkında ihtilaflar mevcuttur ancak durum özde budur..

Yazı kategorisi: Fıkıh Köşemiz | 1 Yorum »